SEÇMEN İNANCI YOK SAYILIYOR.

 

 

YAZAR.

LEVENT BAYRI.

SAKARYA HABER AJANSI.

Son günlerde siyaset sahnesinde dikkat çekici bir hareketlilik yaşanıyor. Muhalefet kanadından iktidar partisine yönelen katılımlar, kamuoyunda farklı tepkilere yol açıyor. CHP ve İYİ Parti’den milletvekilleri ile belediye başkanlarının AK Parti’ye geçişi, bazı seçmen kesimlerinde sert eleştirilerle karşılanıyor. Ancak bu tabloyu yalnızca kulvar değiştiren siyasetçiler üzerinden okumak eksik kalır. Meselenin özünde, siyasi ahlak, aidiyet ve seçmen iradesine saygı gibi çok daha köklü tartışmalar yatıyor.

Bir sohbet ortamında konu siyasete gelince herkesin dilinde aynı cümle dolaşıyordu: “Bu adamlar ne çabuk taraf değiştiriyor.” Gerçekten de son günlerde meclis koridorlarında ve belediye koltuklarında bir hareketlilik var ki, insan ister istemez “Bu ne telaş, bu ne acele?” diye sormadan edemiyor. Ama işin ilginç tarafı şu: Bu tabloyu sadece koltuğunu bırakıp geçenleri eleştirerek okursak, resmin yarısını ıskalamış oluruz. Mesele, sadece “kime geçtiler” değil; asıl mesele, bu geçişin altında yatan değer erozyonu.

Güven, siyasetin görünmez sermayesidir

Siyasetin temelinde, seçmenle siyasetçi arasındaki güven ilişkisi yatar. Seçimlerde sandığa yansıyan tercih, yalnızca bir partiye değil; o partinin vaatlerine, duruşuna ve değerlerine duyulan güvenin ifadesidir. Bu güveni, “güç merkezi değişince kulvar değiştirme” gibi bir pratikle yönetmek, seçmenin iradesini hafife almak anlamına gelir. Kaldı ki geçmişte bir partiye atfettikleri sert ifadeleri bugün görmezden gelerek aynı çatı altında siyaset yapan bir ismin, seçmene karşı tutarlılık sınavı vermesi beklenir. Eleştirinin gereğine inanmıyorsa niye yöneltti; savunduğu değerlerle bağını koparıyorsa seçmene neyi izah edecek?

Oy verenle kurulan sözleşme

Şöyle düşünün: Siz sandığa gittiniz, adamın partisine oy verdiniz. Onu oraya taşıyan siz oldunuz ve verdiğiniz emanetle yükseldi. Sonra bakıyorsunuz ki bir gün, “Ben artık başka bir çatının altındayım” diyor. Daha dün o çatı için en sivri eleştirileri yapmışken…

İşte burada durup düşünmek lazım. Parti değiştirmek, hukuken mümkündür elbet. Ama yasal olmakla ahlaki olmak ayrı şeylerdir. Sandıkta saklı bir sözleşme vardır oy verenle seçilen arasında. O sözleşmeyi tek taraflı değiştirmek, karşıdaki imza sahibine “Senin fikrin bu işte belirleyici değilmiş” demek olur. İnsan bir kez o emaneti taşırsa, o emaneti teslim ettiği yerden hüsnü kabul görmezse yüzleşmesi zordur.

Aynanın öbür yüzü

Gelelim işin öteki tarafına. İktidar saflarının da bir sınavı var burada. Düne kadar o isimlerin en sert sözlerine hedef olmuş bir çatı, bugün o isimleri bağrına basıyor. Nelere şahit oluyoruz! Buna iki türlü bakan olur: Kimi “Hoş geldin, demokrasinin genişliği bu” der; kimi de “Sayı tamamlansın diye kimi alıyorsun buraya, bunun ne farkı kaldı dolgu malzemesinden” diye sorar. Hangi yorumu kabul edersek edelim, dikkat çeken tek bir nokta var: Eleştirilerini ortak bir zeminde, omurgasını koruyarak da sürdürebilir insan. Ama bir yanda “dün kritize ettiği, yerden yere vurduğu partinin saflarına geçmek”, öbür yanda “dün bana hakaret eden isimleri bugün kucaklamak”… Bu ikisi, aynı sahnenin iki ayrı yüzü gibi; ikisi de aynı aynaya bakıyor.

Seçmenin vereceği ders

Unutulmamalıdır ki demokrasinin nihai hakemi seçmendir. Parti değişiklikleri her ne kadar hukuki zeminde mümkün olsa da, asıl hesap sandıkta sorulacaktır. Seçmen, “güç ne derse desin, benim iradem belirleyicidir” diyecek aklı ve feraseti gösterebiliyorsa, bu tür pratikler siyasi hayat içinde dengelenir. Nitekim tarih, kısa vadeli güç hesaplarına dayalı hamlelerin kalıcı başarı getirmediğini defalarca göstermiştir.

Velhasıl, bu “transfer rüzgarı” diye dillendirilen sürecin ruhuna bakınca şunu görmek lazım: Siyaset, yalnızca koltuklar ve sayılar üzerinden yürüyen bir satranç değildir; özünde millete ve milletin iradesine saygı vardır. Bu saygıyı esas alan her davranış erdemdir; bunu göz ardı eden her hamle ise, hangi partiden yapılırsa yapılsın, aynı aidiyet krizinin tezahürüdür. Asıl mesele kimin hangi partiye geçtiği değil; bu geçişin seçmene ve demokratik iradeye duyulan saygıyla yapılıp yapılmadığıdır. Çünkü güç, en nihayetinde milletin iradesinde saklıdır ve bu irade, önüne ne kadar set çekilmeye çalışılırsa çalışılsın, er ya da geç yerini bulacaktır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir